Kategoriler
Genel

Türkiye’de Mumyacılık

Mumya yapımı, Antik Mısır’da firavunları ve diğer önemli devlet adamlarını ölümden sonraki yaşama hazırlamak ve bedenlerinin çürüme sürecini mümkün oldukça uzatmak ya da engellemek için tıp alanında uzman kişiler tarafından bulunmuş bir yöntemdi. Ayrıca; çok soğuk, çok sıcak veya bataklık ortamlarında da doğal olarak oluşmuş mumyalar da bulunmaktadır. (Ötzi ve Tollund Adamı bunun en iyi örnekleridir.) Buna ilaveten, mumyacılık Eski Türkler’de de Orta Asya’da yaşarken yaygındı ve ondan sonraki Anadolu’ya ve Orta Doğu’ya yapılan göçleri takiben de devam eden bir uygulamaydı. Fakat, bu mumyaların çoğu devlet yöneticilerine aitti ve sıradan halka bu uygulama Mısır’dakinin aksine uygulanmamaktaydı. Bu yazımda ülkemizdeki hangi müzelerde mumyaların sergilendiğini ve hangi devlet büyüklerinin doğal veya yapay olarak mumyalandığını açıklayacağım.

1) Topkapı Sarayı

Bu mumya, aslen bir timsah tarafından yenme suretiyle öldürülmüş bir Mısır prensesine ait. İstanbul’a nasıl ve ne zaman getirildiği bilinmiyor; lakin mumyanın Sultan Abdülaziz döneminde, hâlâ Mısır Osmanlı Devleti’ne aitken Anadolu’ya getirildiği kesin kayıtlarla kanıtlandı. Topkapı Sarayı’nın deposunda bulunduğunda bu mumyanın yapılış biçimi ilk önce garipsenmiş; ancak daha sonra tarihçilerin bilgilendirmesiyle prensesi ölümden sonraki yaşama hazırlamak için böyle bir mumya yapıldığı karar kılınmıştı. (Çünkü, prensesin sadece kafası timsahın ağzından kurtarılabilmişti.)

Bundan sonraki dönemde mumya uzun bir süre Yıldız Sarayı’nın soğan ambarında kalmış. Daha sonra, saraydaki görevlilerden biri olan Hacı Süleyman’ın meşhur şekerci Emin usta kendisine istediği şekeri vermedi diye mumyanın kafasını şeker çuvallarının üzerine koyarak yaptığı şakaya malzeme olmuş ve saray halkını ürkütmüştü. Büyüyen korku ortamından etkilenen Sultan II. Abdülhamit ise mumyanın Topkapı Sarayı’nın Harem Dairesi’ne gönderilmesine karar verdi.

Ne yazık ki, dünyaca ünlü neredeyse her müzede ve Büyük Britanya’daki çoğu arkeoloji müzesinde Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edilmesine bağlı olarak bulunan Mısır mumyaları Türkiye’de de bulunmasına rağmen ülkemizde tek bilinen Mısır mumyası bugüne kadar İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde bulunan Eski Şark Eserleri Müzesi’nde yer almakta. Buna ilaveten, bu kadar ilginç ve dikkat çekici bir mumyanın ülkemize yapacağı turizm getirisi ise müze yetkilileri ve tarihçiler tarafından göz ardı edilmekte veya daha kötüsü bilinmemektedir.

2) Eski Şark Eserleri Müzesi

Bu mumya, Mısır’dan İstanbul’a Osmanlı İmparatorluğu devrinde getirilmiş. Fakat, bu tabutun içindeki mumyanın varlığı tabut uzun yıllar boyunca açılmadığı için çok geç fark edilmiş. Ayrıca, aynı mezarda bir tane de kedi mumyası bulunmuş. Fotoğrafta, mumyalama için kullanılan dört kanopik çömleğin ikisi gözükmekte.

  • Duamutef: Midenin koruyucusudur, çakal başlıdır.
  • Hapi: Akciğerlerin koruyucusudur, babun başlıdır.
  • İmseti : Karaciğerlerin koruyucusudur, bu diğerlerinden farklı olarak insan başlı bir tanrıdır.
  • Kebehsenuef : Horus‘un bir oğludur, bağırsakları korur, şahin başlıdır.

3) İstanbul Arkeoloji Müzesi

Bu müzenin envanterinde 6 mumya bulunmakta, ve nedense(?) sadece 3 tanesi şu an sergilenmekte. Bu mumyalardan biri Bizans Devleti’nin Orta Çağ Dönemi’nden kalma bir çocuk mumyası. Tabii ki Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi bünyesinde yer aldığı için üstteki mumya da bu kapsamda yer alıyor.

Mumyalardan bir tanesi ise tabutu da müzede sergilenmekte olan Sidon Kralı Tabnit’e ait olarak belirtiliyor; ama söylenilenin aksine kendisi bedensel bütünlüğü bozulmamış bir iskelet ve derisi korunamadığından mumya kategorisine girmemekte.

4) Amasya Arkeoloji Müzesi

Bu müzede, İlhanlı Devleti’nin Amasya’ya hakim olduğu zamanlardan 7 tane mumya bulunmakta. Bu mumyalardan en önemlisi zamanında Amasya Nazırlığı yapmış olan Şehzade Cumudar’a ait. Mumyadan anlaşılacağı üzere, kendisi büyük bir ihtimalle doğal bir nedenle ölmemiş. Diğer munyalar ise İşbuga Noyin, İzzettin Mehmet Pervane Bey, onun cariyesi ve çocuklarına ait. Mumyalar geçmişte öncelikle Amasya Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nin karşısında yer alan Fethiye Cami’de saklanmış.

Daha sonra ise, Burmalı Minare Cami’nin bitişiğindeki Cumudar Türbesi’ne taşınmışlar. Bunu takiben, Amasya Müzesi’nin açılışı sonrası müze bahçesindeki Selçuklu Sultanı I. Mesut’un türbesine taşındılar. I. Mesut amacının aksine Konya’da bulunan Alaaddin Keykubat Türbesi’ne gömülünce, bu türbe işlevsiz bir bina halini aldı ve mumyaların sergilenmesi için ekstra bir alan oluştu. Ne yazık ki mumyaların bazıları müzeye taşınmadan önce Yeşilırmak taşkınları ve yetersiz önlemler yüzünden zarar görmüş. Sonuç olarak, mumyalar buradan müzenin 2. katındaki daha iyi koruma koşulları olan günümüzdeki mumya odasına taşındılar. 2019 yılında ise bu kişilerin gerçek hayatya nasıl gözüktükleri mumyalar incelenerek tespit edildi ve bu odaya resmedildiler.

5) Niğde Müzesi

Bu mumyaların hepsi yaklaşık bin yıl boyunca çok iyi korunmuşlar ve Amasya Müzesi’nin aksine müzede kıyafetleri ile sergilenmekte. Bu mumyalardan sadece bir tanesi yetişkin bir insana ait, ve o halk arasında “Sarışın Rahibe” lakabıyla anılıyor. Bunun nedeni büyük ihtimalle mumyanın Ihlara Vadisi’ndeki Yılanlı Kilise’den çıkarılmış bir genç kadına ait olması. Bu mumya, yurt dışına kaçırılmadan önce yetkililer tarafından ele geçirilip müze envanterine kaydedilmiş. Hristiyan adetlerine göre gömülmüş. Tahminlere göre kendisi öldüğü zaman 22 yaşında, 162 cm boyunda ve hiç doğum yapmamış birisiymiş.

Ayrıca, dört tane çocuk mumyasından ikisi prematüre bebeklere ait. Bu çocuk mumyaları ise Aksaray’daki Çanlı Kilise’de bulunmuşlar. Çocuklardan en büyüğü 8 yaşlarındaymış; ama bedeninin alt kısmı olmadığı için gerçek yaşı ziyaretçiler tarafından anlaşılamıyor. Bu müzedeki munyalar, Aksaray’ın şehir olmasından sonra Aksaray Müzesi tarafından geri istendi ama Niğde Müzesi, mumyalar bulunduğunda Aksaray’ın Niğde’ye bağlı bir ilçe olduğunu dile getirerek bu isteği reddetti.

6) Aksaray Müzesi

Aksaray Müzesi’nde günümüzde 8 tane insan, bebek veya kedi mumyası sergilenmektedir. Bu mumyaların Karbon-14 izotopu ile yapılan yaş tesbitinde 10. ve 12. yüzyıl arasındaki bir tarihte öldükleri anlaşılmıştır. Yukarıdaki fotoğrafta gözüken kedi, sahibi tarafından çok sevildiği için mumyalanmıştır ve Antik Mısır’dakinin aksine vücudu bezle sarılı şekilde günümüze ulaşmamıştır. Bu mumyaların hepsi Ihlara Vadisi’ndeki kiliselerden çıkarılmış olup bunlardan en önemlisi Akhisar’da bulunan Çanlı Kilise’dir.

7) Kayseri Arkeoloji Müzesi

Türkiye Cumhuriyeti boyunca sadece 2 cumhurbaşkanı görev başında vefat etmiştir. Bunlardan biri Mustafa Kemal Atatürk iken diğeri Turgut Özal’dır. Bu nedenle, Turgut Özal’ın herhangi bir hastalık belirtisi göstermeden ölmesi akıllara soru işaretleri getirmiştir. Bu durum, kendisinin doğal bir ölümden mi yoksa zehirlenerek mi öldüğünü tespit için Turgut Özal’ın bedeninin mezardan çıkarılıp kendisine ikincil bir otopsi yapılmasına neden olmuştur. Mezar 2012 yılında açıldığında, birçok kişi hayatlarında karşılaşmadıkları bir manzara ile karşı karşıya geldiler. Mezar su ile doluydu, Turgut Özal’ın gövdesi sabunlaşmaya dayalı olarak daha dün ölmüş gibi korunmuştu ama kafası vücuttan ayrılıp balçığa saplanmıştı. Teninin rengi bile siyahlaşmamıştı. Ancak; incelemeler sürecinde teni siyahlaşmaya başladı, ve bunun akabininde bu doğal mumya tekrar suyu boşaltılmış olan mezara gömüldü.

Kayseri Müzesi’nde iki adet çocuk mumyası var olup, bunlar aynı camekân içinde bulunmaktadırlar. Bu mumyalar Kayseri merkez ilçeye bağlı Boğazköprü mevkiinde 1927 yılında yapılan Kayseri-Ankara kara yolu çalışmaları sırasında bulunmuş ve Kayseri Lisesi’ne getirilmiştir. Uzun yıllar lisede saklanan mumyalar, 1982 yılında Kayseri Müzesi’ne konmuştur.
Kız çocuğu mumyası oldukça sağlam görünmektedir ve 94 cm uzunluğundadır. Baş kısmı iyi korunmuş olmakla beraber alnının sağ tarafındaki derisi biraz çürümüştür. Başın birçok yerinde delinmeler olup, genel bir bozulmayı yansıtmamaktadır. Mumyanın ağzı ve gözleri açık bir haldedir. Dişleri tamdır. Ölüm anında dilini ısırmış ve dili dişlerinin arasında hâlâ durmaktadır. Yüzü genel bir acı çekmiş olmanın ve üzüntünün ifadesini yansıtmaktadır. Boyun derisi gördüğü basınç nedeniyle büzülmüş haldedir. Çocuğun zincir veya sert bir urganla boğulmuş anlaşılmaktadır. Kollar dirsekten bükülerek sağ kol sol kolun üstüne gelecek şekilde birbirine kavuşturulmuş olup, sol kol göbek çukurunun üzerine dayanmıştır. Bu bir Hristiyan geleneğidir. Her iki elin parmakları ve tırnakları tamdır. Karın kısmı içeri doğru çökmüştür ve karnın altında derinin bazı yerleri birbirinden koparılmış gibidir. Bacaklar birbirine paralel olarak uzatılmıştır. Sağ bacağın dizden aşağısında belirgin bir morarma izi görülmektedir. Sağ ayağın bilek kısmında da morluk vardır. Her iki ayak gerili vaziyettedir. Özellikle sağ ayakta bu durum daha belirgindir. Büyük ihtimalle ölüm anında direnmiş ve kendini kasmıştır. Sağ ayak sol ayağın üstüne gelecek şekilde
pozisyon almış, böylece ölüme karşı direnirken ayaklarından destek almaya çalışmıştır.
Kız çocuğu mumyasıyla aynı teşhir camekânında yer alan erkek çocuğu
mumyası, 64 cm uzunluğundadır ve diğerine göre yaşça daha küçüktür. Kız çocuğu mumyasından farklı olarak oldukça esmer bir ten rengine sahiptir.
Çocuğun kafatasının arkasındaki dokular yok olmuş ve burası kısım açık kalmıştır. Yine kafatasının üst kısmı ile alın kısmının derisi çürüyerek dökülmüştür. Yüzü kuru
olmasına rağmen gözleri oldukça belirgin bir halde kalmıştır. Çene aşağı doğru düşmüştür. Dişleri yoktur. Kalbinin üzeri bir çocuk yumruğunun sığabileceği kadar deliktir. Bu çocuğun kolları da diğer mumyada olduğu gibi dirsekten bükülerek birbirine kavuşturulmaya çalışılmış ve Hristiyanî gelenek uygulanmıştır. Parmaklar ve
tırnaklar sağlamdır. Karnı içine çökmüş, bacakları çaprazlamasına sol ayak sağ ayağın üstüne gelecek şekilde konmuştur.

8) Karaman Müzesi

Burada bulunan mumya yetişkin bir kadına ait olup, alçak kaideli dikdörtgen bir camekân içinde teşhir edilmektedir. 1.40 cm uzunluğundaki mumya, 1982 yılında bir vatandaş tarafından Manazan Mağaraları’nda bulunarak müze müdürlüğüne
getirilmiştir. Genç bir kadına ait olduğu sanılan mumya, oldukça yıpranmış bir
durumdadır. Kafatası dağılmıştır, ama saçları hala durmaktadır. Kolları bulunmayan mumyanın üzerinde keten bir elbise bulunmakta, bu nedenle mumyanın sadece dizden aşağısı görülmektedir. Sol bacağı sağa doğru kıvrılmış olup, sağ ayak düz bir şekilde
uzatılmıştır. Vücudun tamamında meydana gelen çürümelerden dolayı, derisi yer yer dökülmüştür. Manazan Mağaraları, Taşkale ile Yeşildere Beldeleri arasında kalan vadi
içinde, yüksek bir yamaçta yer alan ve büyük bir kaya kütlesine oyulmuş bulunan mağara katlarıdır. Karaman Müzesi’nde yer alan mumya, mağaranın Ölüler Meydanı olarak bilinen beşinci katında bulunmuştur. Karaman Müze Müdürlüğü tarafından Manazan Mağarası’nda 1991 Eylül ayında yapılan çalışmalarda sağlam bir halde bir bebek ve bir çocuk eli ile 10–12 yaşlarında bir çocuğun sol bacağı çıkarılmıştır.

9) Tarsus Müzesi

10) Ardahan- Rus Subay’ın Mumyası

CNN Türk’ün haberine göre; Ardahan’da Karagöl Mahallesi’nde bir inşaatın temel kazısı sırasında yerin 90 cm derinliğinde haç işaretli 2 metrelik bir tabutun içinde bulunan ve Polonya asıllı Rus Yarbay Karl Karloviç’e ait olduğu belirlenen iskelet, Rus hükümeti tarafından alınmayınca 16 ay sonra yeniden Ardahan’da defnedildi.

Askeri kıyafetin apoletinde 3 yıldız ve 20 rakamı bulunduğu belirlendi. Yarbay Karloviç’in iskeleti, tabutu ile birlikte Kars Müze Müdürlüğü’ne götürüldü. Yaklaşık 16 ay Kars Müze Müdürlüğü’nde muhafaza edilen Karloviç’in iskeleti, Rus hükümetinin cenazeyi almaması üzerine tabutuyla birlikte yeniden Ardahan’a getirildi. Rusya ile yapılan görüşmeler sonucu, yarbayın Türk topraklarına defnedilmesi kararlaştırıldı. Mumya, 2018’de Ardahan’ın Sulakyurt köyündeki eski bir Hristiyan mezarlığına, devlet yetkilileri ve Rusya’nın Trabzon Ateşesi’nin katılımıyla toprağa verildi.

Rus Tümgeneral Vasiliy Geyman’ın torunu Boris Akimov ise, Ardahan’da bulunan tabutun Rus Tümgeneral Geyman’a ait olabileceğini ve kanıtlanması durumunda Rusya’da gömülmesini istedi. Ancak, daha sonra Türk ve Rus uzmanların tespit ettiği üzere, bu iskelet bir yarbaya ait çıktı.

Bu olayda en dikkat çekici(?) nokta ise sakalları, çizmeleri ve paltosu bu kadar iyi korunmuş bir iskeletin müze korumasında olmaması. Ne yazık ki Osmanlı İmparatorluğu’nun 350 yıllık Mısır’ı yönetimi sırasında piramitlere ve mumyalara o kadar değer verilmezken; Napoleon ve Birleşik Krallık, arkeolojik buluntuların değerini hemen anlayıp bu eserleri kendi ülkelerine taşımışlardır. Türk milleti hâlâ 21. yüzyılda bile dağı taşı kültür dolu olan Anadolu’nun değerini anlayamamışlar ve baraj yapımı için ilk yerleşimler günümüzden 12.000 yıl öncesine dayanan Hasankeyf’in sular altında kalmasına göz yummuşlardır. Günümüzde, yurt dışında bize ait sadece küçük ebatta tarihi eserler bulunmamakta, Berlin’deki Bergama Müzesi’nde Türkiye’den 3 tane tapınak ve/veya antik bina sergilenmektedir. (Bakınız: Zeus Sunağı, Bergama)

11)Romalı Anne ve Kız Mumyaları İznik/Bursa

Bursa’nın İznik ilçesinde Müze Müdürlüğü uzmanlarınca yapılan arkeolojik kazılar sırasında bulunan Geç Roma dönemine ait ve 3. yüzyıldan kalmış 8 tonluk lahidin devasa kapağı, vinç yardımıyla açıldı. Lahitte mumyalanmış iki ceset bulundu. Bu mumyaların Bizans döneminde yaşamış bir anne ve kızına ait olduğu ortaya çıkarıldı. Lahdin kitabesinde eski Yunanca “Ben Astyris, bu lahdi çok sevgili annem Nigreine ve kendim için satın aldım” yazıldığı tespit edildi. Anne ve kızın üzerlerindeki kıyafetlerin bile bir bölümünün bozulmaması dikkat çekti. Üzerinde mozaik bir kaplama bulunan lahdin 1700 yıllık ve dönemin önemli bir ailesine ait olduğu belirlendi. Daha sonra sürdürülen kazılarda 3 lahit daha bulundu. Bunun üzerine yaklaşık 10 dönüm zeytinlik, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1 milyon 200 bin lira bedel ile kamulaştırıldı. Alan, ‘1. derece arkeolojik sit alanı’ ilan edilerek koruma altına alındı.

Bir oda mezarın da bulunduğu bölgeden çıkarılan lahitteki mumyalanmış cesetlerin son araştırmalara kadar Büyük İskender’in kumandanlarından General Lysimakhos ile eşi Nikaia ait olduğu üzerinde duruluyordu. Yapılan incelemeler sonucu, mumyalanmış cesetlerin Büyük İskender’in kumandanlarından General Lysimakhos ile eşi Nikaia ait olmadığı ortaya çıkarıldı.

12) Arap Baba Türbesi/ Elazığ

Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre; Arap Baba’nın gerçek adı Yusuf olup, babasının adı Arabşah’tır. Hayatı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Doğum tarihi ve yeri belli değildir. On üçüncü asırda yaşadığı rivayet edilen Arap Baba, Harput’un fethi için gelen Selçuklu kumandanlarından olup, aynı zamanda büyük bir velidir. Vefat tarihi belli değildir; ancak Arap Baba’nın türbesinin 1279 tarihinde yapılmış olduğu Arapça kitabesinden anlaşılmaktadır. Türbe içinde üzeri yeşil kumaşla örtülü camdan bir sanduka içerisinde bulunan Arap Baba, çürümemiş cesedi ve kesik başı ile büyük bir ilgi toplamaktadır. Çürümemiş cesedi görmek isteyen ziyaretçilere, sandukanın örtüsü açılarak gösterilmektedir. Mumyanın başı ise Elazığ’daki kuraklığı gidermek için bir batıl inançtan dolayı kesilmiş.

Efsaneye şöyle: Bir gece Harput’ta Arap Baba türbesine yakın evlerden birinde oturan Selvi adlı yaşlı bir kadın rüyasında, Arap Baba’nın türbedeki naaşının başını kesip bir dereye atarsa yağmur yağacağını görmüş. Komşularına anlattığı rüyası bütün Harput’a yayılmış. Günler geçmiş Harput’a bir damla yağmur düşmemiş. Kıtlık kapıda. Çaresiz kalan insanlar Selvi Nine’yi Arap Baba’nın başını kesme konusunda ikna etmeye çabalamış. Ancak yaşlı kadın buna cesaret edemeyince, bir gece evinin etrafında toplanıp evi taşlamaya başlamışlar. Ertesi sabah yaşlı kadın çaresiz, yüreğindeki korkuları bastırmaya çalışarak, Arap Baba’nın türbesine gitmiş ve cesedin başını keserek dereye atmış. Bunun üzerine yağmurlar haşlamış başlamasına ama kıtlıktan daha büyük bir felaket yaşanmış. Seller coşmuş, dereler taşmış. Yağmurlar bir rahmet olmaktan çıkmış, felakete dönüşmüş. Yine bir gece Selvi Nine rüyasında bu defa Arap Baba’yı görmüş. Arap Baba, “Eğer başımı attığın yerden alıp yerine koymaz isen yağmurlar dinmez, senin de halin haraptır” diye öfkeyle bağırmış. Yaşlı kadın, sabah korkuyla uyanıp dereye indiğinde, kesik başın dere kenarında durduğunu görmüş, hemen alıp getirip sandukada yerine koymuş. Ardından yağmurlar dinmiş ve her şey eski haline dönmüş.

13) Aşıklı Sultan Türbesi/   Kastamonu

Milliyet Gazetesi’ne göre; Kastamonu’da 1116 yılından başlayarak yaklaşık 9 asırdır teşhir edilen, Aşıklı Sultan’ın çürümeyen bedenini vatandaşlar, artık göremeyecek.

12. yüzyıl başlarında Kastamonu Kalesi’nin fethi sırasında şehit olan Aşıklı Sultan için yapılan Honsalar Mahallesi Kümbet Sokak’taki türbedeki çürümemiş beden, ziyarete kapatıldı. Mumya, ziyarete kapatılmadan önce sadece ayak bölümü teşhir ediliyordu. Aşıklı Sultan’ın camekan içerisinde çürümeyen bedeninin artık gösterilmeyecek olmasının gerekçesi bu durumun dinimize uygun olmaması ve türbedeki 5 zatın toprağa defnedilmesi gerekliliği belirtildi. Halbuki, benim fikrime göre 904 yıllık bir mumyanın üstünü örtmek yerine onu sergileyip turizme kazandırmak ve ölümünden itibaren çok uzun bir süre geçmiş birinin ölü bir bedendense tarihi bir değer olarak algılanma çok daha önemlidir.

Halk arasında ‘Ayağı Yanık Sultan’ olarak da bilinen Aşıklı Sultan’ın çürümeyen bedeniyle ilgili bilim adamları açıklama yapmakta zorlanıyor; çünkü yapılan araştırmalar, bedenin mumyalanmadığı sonucuna ulaştı. Mumyanın bu lakabının hikâyesi şöyledir:

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Aşıklı Sultan’ın türbesinin yakınında bir yangın çıkar. Bu olay sırasında Aşıklı Sultan Hazretleri, o zamanın mülkiye amirinin rüyasına girer ve der ki; “Burada yangın çıktı, türbem yanıyor, gelin beni kurtarın” Devrin mülkiye amiri uyandıktan sonra o mahalleye koşar, bakar ki türbe ve civarı yangından zarar görmüş, ama Aşıklı Sultan’ın bedeni alev almamıştır. Yangın söndürülür sadece, tabut ayak ucundan alev almıştır. Tabutun yanan kısmından içerisi de görünür hale gelir ve Aşıklı Sultan’ın bedenin çürümediği bu sayede anlaşılır.

Yangınla ilgili bu rivayetler ise mumyanın incelenmesi sonucu kesin olarak kanıtlandı. Birinci delil, restorasyon çalışmalarında sandukaların altında çok fazla külün bulunmasıydı. İkincisi ise mumyada yer yer is izleri bulunmasıdır ki bu izler çok belirgin değildir.

14) Melik Gazi Türbesi           Pınarbaşı/Kayseri

Emir(Melik) Gazi, Danişmentliler Beyliği’nin 3. hükümdarıydı. Ne yazık ki, bu türbe günümüzde harap durumda. Sabah Gazetesi’ne göre; Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük payı olan ve Haçlı ordularını bozguna uğratan Danişmentli hükümdarı Melikgazi, katıldığı sayısız savaşlarda görmediği eziyeti, ölümünden sonra gördü. Mumyalandığı için cesedi bozulmayan Melikgazi’nin evliya olduğunu zannedenler, cesedinden parçalar kopararak kendilerine şifa aradı. Çocuğu olmayanlar, kısmet arayanlar ve hastalıklarına şifa bulmak isteyen Melikgazi’nin cesedini adeta talan etti. Kimisi cesetten aldığı dişi kaynatıp suyunu içti, kimi saç telini kimisi de elini koparıp götürdü.

Sultan Melikgazi’nin ateşli hastalık sonucu vefat ettikten sonra cesedinin mumyalanıp Kayseri’deki türbesine konulduğunu belirten Tarihçi Yazar Halit Erkiletlioğlu, “1935’te eli koparılıp yurtdışına götürüldü. Mumyalanmış cesedi, 1978’de türbeye mumla giren kişiler yüzünden kısmen yandı. Yanan kısım söndürülmek istenince, mumyadaki hasar daha da arttı” dedi.

15) Atatürk’ün Mozolesi /Anıtkabir

Bildiğiniz gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938’de saat 09.05’te vefat ettiğinde iç organları çıkarılıp bedeni mumyalanmıştı. Atatürk, 21 Kasım 1938’de Ankara Etnografya Müzesi’nde geçici kabrine konuldu ve 10 Kasım 1953 tarihine kadar orada kaldı. Atatürk’ün naaşı o gün törenle Anıtkabir’e nakledilmeden önce tabut açıldı ve mumyanın durumu kontrol edildi.

Milliyet Gazetesi’nin haberine göre;

Atatürk’ü son görenler anlatıyor:

‘Yüzünde iki günlük sakal vardı’

Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’nde asistan olarak çalışıyorlardı. O yüzden 67 yıl önceki o töreni ve tabutun içindeki Atatürk’ü son kez görme fırsatı buldular.

İzlenimlerini şöyle anlattılar:

· OSMAN ERSOY: “Sağlığında görmemiştim Atatürk’ü… Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile katafalka çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre… 1 – 2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu.”

‘ Gözleri aralıktı’

· HALİDE İNTEPE: “Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri… Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi.”

16) Selçuklu ve Osmanlı Sultanları’nın Mumyaları

Tarih boyunca, birkaç istisna olmak kaydıyla bütün Selçuklu sultanları, Kuruluş ve Yükseliş dönemindeki padişahlar mumyalanmıştır. Bunlar arasında en önemli iki örnek, 1. Murat ve Kanuni Sultan Süleyman’ın mumyalarıdır. Çünkü; Sultan Murat, 1389 1. Kosova Savaş’ının son günlerinde savaş meydanında Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obiliç tarafından şehit edilerek savaş meydanında öldürülen ilk ve tek padişah oldu. Savaş alanının pahitahttan uzaklığı yüzünden, ceset çürümesin diye iç organları otağa yakın bir konuma gömülerek mumyalandı. Bugün hâlâ bu mezar Kosova’da Murat Hüdavendigâr Türbesi olarak biliniyor. Bedeninin kendisi ise Bursa’da Çekirge Mahallesi’ndeki türbesine gömülüdür.

Kanuni Sultan Süleyman ise 1566’da 46 yıllık saltanatın ardından son seferi olan Zigetvar’da kale surları dışındaki otağında öldü ve yine mesafenin uzaklığı dolayısıyla iç organları çıkarılarak Zigetvar’a gömüldü. Mumyası ise İstanbul’daki Mimar Sinan tarafından yapılan Kanuni Sultan Süleyman Türbesi’ne gömüldü.

Alaaddin Tepesi-Konya:

17) Turgut Özal Anıt Mezarı

Doğal olarak mumyalanmış Türk büyüklerinin başında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti boyunca sadece 2 cumhurbaşkanı görev başında vefat etmiştir. Bunlardan biri Mustafa Kemal Atatürk iken diğeri Turgut Özal’dır. Bu nedenle, Turgut Özal’ın herhangi bir hastalık belirtisi göstermeden ölmesi akıllara soru işaretleri getirmiştir. Bu durum, kendisinin doğal bir ölümden mi yoksa zehirlenerek mi öldüğünü tespit için Turgut Özal’ın bedeninin mezardan çıkarılıp kendisine ikincil bir otopsi yapılmasına neden olmuştur. Mezar 2012 yılında açıldığında, birçok kişi hayatlarında karşılaşmadıkları bir manzara ile karşı karşıya geldiler. Balçık ile dolu olan mezarda, Turgut Özal’ın gövdesi sabunlaşmaya dayalı olarak daha dün ölmüş gibi korunmuştu ama kafası vücuttan ayrılıp balçığa saplanmıştı. Yeniden yapılan otopsi ve incelemelerin akabininde bu doğal mumya tekrar suyu kurutularak bataklık ortamı yok edilmiş boşaltılmış olan mezara gömüldü.

Kaynakça:

Zehra Efe, Anadolu Türk Kültüründe Mumyalama, Yayımlanmamış Doktora Tezi

SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, S 34, 279-292, 2015

https://m.haberturk.com/1700-yillik-anne-kiz-lahdinin-sirri-cozuldu-2240647

Yorum bırakın